Dr. Fzt. Engin Pülüm
Geçtiğimiz yüzyılda, ‘yatağa bağımlı yaşlı’ diye bir kavram konuşulmadı bile. Yalnızca, doğuştan meydana gelen hastalıklarda ve sosyo-ekonomik olarak iyi durumdaki aile çocukları ileri yaşlara kadar yaşayabiliyordu. Diğer yatağa bağımlı hale gelen hastalar ise, gerek enfeksiyon, gerek tıbbi bakım eksikliği nedeniyle yatağa bağımlı şekilde uzun süre yaşayamıyorlardı. Hatta, bu süreç yaşlılarda çok hızlı gerçekleşiyordu ve yatağa düşmeyle ölüm arasındaki süre ayları bile bulmuyordu.
İnsan ömrünün uzaması, emeklilik öncesi yetişkinlik dönemimizi bir süre arttırdı ancak asıl ömür uzaması, yaşlılık ve düşkünlük yıllarına uzun yılların eklenmesiyle gerçekleşti. Ayrıca iyi tıbbi bakımın ve sağlık algımızın artması da ileri yaştaki yılları arttırdı. Ömür uzamasına karşın, ileri yaşlarda beden ve zihin sağlığımızı korumaya gayret etmiyoruz, hatta teknolojinin evlere kadar girmesiyle daha az beden ve zihinsel aktivitelerde bulunuyoruz. Böylece, ileri yaşta beden ve zihinsel kapasitemiz hızla düşerken, günlük yaşamdaki bağımsızlığımızı da kaybediyoruz. Sonuçta, günlük yaşamdaki bağımsızlığını kaybeden yaşlı, artık tam zamanlı bakıma ihtiyaç duyar hale geliyor.
Özellikle, gelişmiş ülkeler gelmekte olan nüfus yaşlanmasını ve sağlık sisteminin üzerinde oluşturacağı büyük yükü çok önceden gördüler. 70’li yıllardan itibaren bunun için bilimsel çalışmalar ve planlar yaptılar. Biz ise, bu sorunla neredeyse hiç ilgilenmedik, hatta Avrupa nüfusu yaşlanıyor diye dalga geçtik ve genç bir nüfusa sahip olmakla övündük. Bu konuda neredeyse birkaç göstermelik düzenleme dışında hiçbir önlem almadık. Sonuçta, bu büyük yük, ekonomik gücü olanlar için ucuz kadın iş gücüne, olmayanlar için ise kadın eş ve kız evlatların omuzlarına yüklendi.
Zihinsel algısı düşük veya hiç olmayan yatağa bağımlı bir hastaya tam zamanlı bakmak, hayatta bir insanın yapabileceği en zor görevlerden biridir. Hastaya bakım veren kişilerin de hızlıca fiziksel ve zihinsel sağlığı bozulur, sosyal çevrelerini kaybederler, hayat kaliteleri dibi görür. Kadınlara yapılan bu kötülüğün en büyük sorumlusu, başta toplumu bugünlere hazırlamayan siyasetçilerdir. Bugüne kadar, Türk siyasetçiler, bırakın 30-40 yıllık uzun vadeli planlar yapmayı, yapılan birkaç yıllık planları bile hayata geçirmeyi başaramadılar. Bunun da cezasını başta kadınlar, çocuklar/gençler ve sosyo-ekonomik olarak dezavantajlı gruplar çekmektedir. Türk kadını ve toplumu da diğer gelişmiş ülke vatandaşları gibi en iyi şekilde yönetilmeyi hak ediyor. Daha güzel bir gelecek için başta gençler, bu konularda daha duyarlı, sorumluluk alan ve hesap soran vatandaşlar olmalıdır.